07 Aralık 2009 Pazartesi

Bahçemdeki Kuş: Kızılgerdan


Bird in my garden, originally uploaded by coskunTR.

Evimin bahçesindeki, geçen yıl palamutlarını saksılara ektiğim meşe ve at kestanesi fidanlarından iki tanesini, mahallemizdeki parka çisil çisil yağmur eşliğinde ekmiş eve doğru dönüyordum. Mahallemizin kedilerinden birinin bahçe çitine doğru hızla ve yukarı bakarak seyirttiğini gördüm. Bu kedilerin kuş yakalama ve takip hareketiydi. Kedi beni görünce kaçtı. Bahçe çitine dikkatli bakınca, hanımeli dallarının arasında küçük kuşu gördüm. Gerdanı kırmızı, tedirgin ve ürkek bana bakıyor fakat kaçmıyordu. Hemen eve hanıma seslendim ve fotoğraf makinemi istedim. Bu güzel minik kuş, yakın çekime müsade etti ve adeta poz verdi. Yeni 55-250is objektifimle böylesine yakından kuş çektiğim ilk fotoğraflarımdı ve heyecanlıydım. Aslında yakından kuş çekmek çok zordu ve donanım(Güçlü objektif, Tripod, ışık v.s.) gerektiriyordu. Kuşa zarar vermeden adeta onu avlamış ve güzelliğinin anlarını fotoğraf karelerine hapsetmiştim ama onun özgürlüğünü ve canını almadan. İşte fotoğrafın gücü ve tılsımı...

Kuşun cinsini ve adını Trakuş sitesinden öğrendim. Bu Bir Kızılgerdan. Bizim buraların yerlisi, devamlı kuşlarından. Bu site kuş fotoğrafçılığına gönül vermiş insanların nefis fotoğrafları ve bilgilerle dolu... Kuşun sesini bile dinleyebiliyorsunuz. Dinlediğimde aslında bu kuşun sesine aşina olduğumu fakat daha önce kuşa dikkat etmediğimi anladım. Dikkat etmediğimiz ve bakmasını bilmediğimiz için güzelliklere yabancıyız aslında.


Bird in my garden, originally uploaded by coskunTR.

Kızılgerdan'ın bir diğer yakın çekim fotoğrafı...

03 Aralık 2009 Perşembe

Sonbahar'da ağaçlar- 2


Trees, originally uploaded by coskunTR.

Sonbaharın son günüydü. Yürümek istedim. Fotoğraf makinemi de alıp yola çıktım. Trafikten ve kalabalıktan uzaktır benim yolum. Ağaçlara doğaya doğrudur. Garip bir sessizlik vardı. Sanki yorgundu doğa, ama hayır- insanlardı yorgun olan. Kurban etmenin huzuruyla çekilmişlerdi evlerine bu son günde. Ağaçlarla çevrili dar bir yolda yürürken ben bozmuştum sessizliği ki, iki sincap hızla tırmandı kavak ağacının güvenli doruğuna. Pür dikkat baktılar bana, geçip gitmem için. Kargalar ve martılar birlikte uçtular gökte. Birbirlerini anlıyorlar mı acaba? Dere boyu caddesinde yürüdüm, melodisini dinledim derenin, taa denize uzanan ve son bulan orada.

Yapraklar hızla dökülüyor yere ve soyunuyor ağaçlar, kışa hazırlık. Ne garip değil mi: Biz tam tersine giyiniyoruz kış gelince. Belediyenin onca anonsuna rağmen dere boyunca atılmıştı, işkembeler, ayaklar, deri kalıntıları. Yaşam ve ölüm...

Yaban çiçekleri orda burda özgürce açmıştı yine de... Bunca hoyratlığına rağmen insanın, az da olsa ümit vardı geleceğe dair...

24 Kasım 2009 Salı

Neden bisiklet ?


Mavi bisikletim; iki yıl önce sadece 75 liraya almıştım. Vites sistemi yoktur.(Single speed).Yani ön ve arka dişliler tek. Eski bir bisiklet; parçalarının
yapım yerleri: Almanya(West germany), İsviçre, Fransa, İtalya gibi avrupa
ülkeleri. Şimdiki bisikletlerin yapım yerleri uzakdoğu. Kadrosu çelik, çamurlukları
krom(Hastasıyım). Sadece arka göbek(orijinali kontra-pedal ve göbekten 3
vitesliydi ama ne yazık ki bozuktu.) ve gidonunu değiştirdim. Ağırlığı:
12.5 kg.

Alışverişte, bakkal ve yakın yerlere giderken(Gölcük,İzmit v.s.), küçük
kızımla gezinti yapmak için bu sade ve güzel bisikletimi kullanıyorum.

Neden bisiklet kullanmalı sorusuna çok cevap yazılmıştır. Maddeler halinde sıralamayı sevenler uzun listeler yapmışlardır. Ben bunlardan alıntı yapmayacağım ve kendi düşüncelerimi yazacağım.
Bu sevda nasıl başladı? - Evde tam amorsitölü, çok ağır, 26'' teker bir bisiklet vardı. O bisikletle ufak gezintiler yapıyor ve yakın yerlere gidiyordum. Baktım bisiklete binmek hoşuma gidiyor ve beni rahatlatıyor, bir sonraki aşamaya geçtim. İnternet araştırmaları. Bisikletle ilgili birçok bilgiye ulaştım. Ve İstanbul'dan alüminyum kadrolu ve oldukça hafif olan(Bisiklette hafiflik önemlidir.) dağ bisikletimi aldım. Ve geçen yıl uzun turlarda kullanmak üzere 28'' teker(çapı) tur bisikletimi aldım. Ne çok bisikletin var denebilir ama bu iş ciddi yapılacak ve kurallarına uygun yapılacaksa, kullanım alanına uygun bisiklet çok önemlidir. Dağda- bayırda ve toprak yollarda dağ bisikleti uygun. Uzun yol gidilecek ve çoğunlukla asfalt yolda gidilecekse tur bisikleti hem hızlı hem de rahattır.
Uzun turlara gitmeye başladıkça malzeme ve giyimin önemi ortaya çıktı. Kask, eldiven, bisiklet giysileri, tamir takımları, pompa, yedekler v.s. ihtiyaç duydukça aldım. Ve en son çadır, mat, uyku tulumu üçlüsü ile konaklamalı tur hazırlıklarımı da tamamladım.
Bisikleti sevdim çünkü; Gezerken spor yapıyorum. Otomobil kullanırken olduğu gibi gergin ve stresli olmuyorum. Çevreye zarar vermiyorum. Benzin kullanıp paramı harcamıyorum. Çok ekonomik bir şekilde seyahat etmiş oluyorum. Kilomu koruyorum ve sağlıklı bir yapıya kavuştum. Karın bölgemdeki yağlanma sıfırlandı, bacaklarım kuvvetlendi. Sadece bacakları çalıştırdığı sanılır ama ciddi şekilde bisiklete binilirse tüm vücut sağlıklı ve fit olur. Doğayı daha iyi tanıyorum. Farkındalığı arttırıyor. Hızlı değil. Biliyorsunuz hız arttıkça görüş açımız daralır. Temiz hava solumamı sağlıyor. Fotoğraf hobisi için de iyi bir araç. Daha birçok şey söylenebilir fakat en önemlisi süreklilik ve sevgidir.
Bisiklete binmemek için birçok bahane öne sürülür. Çoğunluğa göre; bisiklet bu yollarda tehlikelidir, bisiklet yolları olsa bisiklete bineceklerdir. Ülkemiz dağlıktır, rampalar nasıl çıkılır. Bu kadar uzak yol bisikletle nasıl gidilir. Bu yaştan sonra çoluk-çocuğa rezil mi olacağız. Artık bizden geçti. Tüm bu bahaneler için benim bundan önceki yazılarımı okumak yeterli değil midir?
Yolunuz açık olsun...

21 Kasım 2009 Cumartesi

Yazdan kalma bir günde...

Biz dostum Serhad ile Ereğli köyünde buluşmayı alışkanlık haline getirdik. Ben Karamürsel'e doğru pedallıyorum. O, Eskihisar'dan Topçular'a geçip buluşma noktamıza pedallıyor. Ortada buluşuyoruz adeta. Karamürsel sahilinde kahve molası verip, Ereğli köyüne pedallıyoruz. Dingin, sessiz ve sakin sahildeki çay bahçesinde simit eşliğinde çaylar, öylesine sohbetlere (Kültür birikimi aramayın bu sohbetlerde ! ) ortak ediliyor. Kimi zaman bu küçük balıkçı köyünün alçak tavanlı balık evinde, hamsi tava yediğimiz de oluyor. Martılar, karabataklar ve ismini bilemediğim deniz kuşları ihtiyar balıkçının ağlarına eşlik ediyor. İzmit körfezi fon oluyor manzaramıza. Gün bitiyor ve vedalaşıp dostça, ters yönlere pedal basıyoruz, dinlenmiş, mutlu...


Hep güzellikler yoktu yolumda, deprem sonrası terkedilmiş betonarme binalar; arkalarındaki yeşil doğaya ve önlerindeki mavi denize inat, gül bahçesinde diken olmaya devam etmekteler...

Kara renkli şirin Karabataklar kıyılar da sabah kahvaltısı derdindeler topluca...

Ulaşlı sahilinden bir kesit...


Ereğli köyü balıkçı barınağında bir tekne dinleniyor, gece balık avlamıştır, yorgundur.


Küçük iskelede iki genç sevgili konuşuyor ve sarılıp birbirlerine kumlarda yürüyorlar...




Bisikletim dinlenmek ister gibi dayanmış ağaca, ben olmasam gelemezdin sen buralara...


İhtiyar balıkçı ağ atıyor denize, bereketli olsun diye bağırmak geçiyor içimden.




Bir martı doğasında olan ustalıkla süzülüyor göklerden denize...




Ve dönüş yolunda soluklanıyorum, Roma generalinin mezarı başında... Bol bol fotoğraflıyorum detaylıca. Kitabesinde yazanları bir yerel gazete de okumuştum ama hatırlamıyorum.(Halıdere çıkışında yol kenarında, 15-20 yıl önce yol kazısında gün ışığına çıkartılmıştı. İçinde bulunanlar İzmit müzesinde. )
Not: Bu mezar lahdi hakkında google'da pek bilgi yok, daha detaylı bilgi toplayıp ilerde yayımlayacağım.
Yolunuz açık olsun...

17 Kasım 2009 Salı

Sonbahar'da ağaçlar- 1

Puslu, gri bir gündü. İnce ince yağmur yağıyordu. Sonbahar ağaçlarının rengarenk yapraklarında yağmurun sesi... Kış hazırlıkları sürmekte tüm ağaçlarda, döngü devam etmekte... Ayaklarımın altında yapraklar, düşmüş ıslak toprağa... Ve ben yürüyorum, sadece yürüyorum...

11 Kasım 2009 Çarşamba

Çılgın Kalabalıktan Uzak...

Tahtalı göleti. Fotoğraf: Serhad(Kaynak)

Pazar günüydü. Kasım ayının en güzel günlerinden biriydi. Hava açık ve sıcaktı. Ama ne yaz gibi yakıyor ne de kış gibi donduruyordu. Biz bisiklet sevdalısı üç orta yaşlı genç(Serhad, Cengiz ve Ben), bu güzel günü doğada pedallayarak geçirmeye karar vermiştik. İzmit'te buluşacak ve Tahtalı göletine doğru pedallayacaktık.
Sabah ben evden, onlar İstanbul yönünden geldiler ve perşembe pazarı alanında buluştuk. Santral yokuşunu (%18) yürüyerek çıktık. Bu dik yokuşun bitiminde, şehir panoramasına kısa sürede ulaşılır. Otoban köprüsünden geçtikten sonra, yol yapımı bize eşlik etmeye başladı. Umuttepe'ye doğru yol genişletme çalışmaları vardı. Bir süre bu dar ve tehlikeli yolda ilerledik. Üniversite hastenesinin ardındaki Kent ormanı piknik alanında ilk molamızı verdik. Kahve içip, hafif birşeyler yedik. Eski İstanbul yolunda (41-77 no'lu yol) ilerlemeye başladık. Araç trafiği iyice azalmıştı. Ağaçlarla çevrili yoldan ilerlemek çok hoştu. Biraz gittikten sonra, daha önce bu turu yapmış Serhad'ın rehberliğinde sağa saptık. İyice ıssızlaşan yolda ilerlemeye başladık. Tertemiz bir hava, sonbaharın renklerine bürünmüş ağaçlar ve sessizce ilerleyen üç bisikletli...
Tahtalı göletine doğru ilerlerken çevremizdeki irili ufaklı köylerin tarlalarında köylüler traktörleriyle çalışıyorlardı. Bazısı toprağı sürüyor, tohum atıyor ve kimi de sunni gübre serpiyordu.
Geredeli köyünden hızlıca geçtik. Aşağıda Tahtalı göleti belirdi. Yaklaştıkça daha belirginleşti. Arkadaşlar fotoğraf çekimi için durduklarında, makinemi yanıma almadığıma pişmandım. Çünkü, gölet kenarındaki bitki ve ağaçlar sonbaharın tüm güzelliğini suya aksettirmişti. Uzun bacaklı ve boyunlu kuşlar gölet'e konuyor sonra da zarif hareketlerle havalanıyorlardı. Göletin karşı kıyısında ilerledik ve çimenlik bir yerde mola verdik. Yanımızda getirdiğimiz azıklarımızı kahve eşliğinde yedik, sohbet ettik ve dinlendik. Gölet kıyısında balık avlama umuduyla gelmiş insanlar gördük. Doğaya atılmış, bırakılmış çöplere burada da bol miktarda rastladık. Özel araçlarıyla buraya gelip, çöplerini etrafa saçılı bırakanlara ne demeli. -Yazıklar olsun...
Yakınlardaki daim akar çeşmeden mataramı doldurdum. Yola devam ettik. İnişli-çıkışlı köy yollarından geçtik. Himmetli köyünden geçerken, asırlık meşe ağaçlarının fotoğraflarını çekemediğime çok üzüldüm. Benim ağaçlara ilgi duymam ve onları tanımam arkadaşım Cengiz'in ilgisini çekti. Aslında doğal olan bu değil miydi? Ağaçların müthiş çeşitliliğini ve onların kereste olmayıp canlı varlıklar olduğunu, bizlere şehir yaşantısı unutturmuştu.
Issız yolların kıvrımlı rampalarını tırmanarak yine eski İstanbul yoluna çıktık. Sola dönüp, bu yolda kısa bir süre ilerledik. Motorsikletli gezginlerle selamlaştık. Derince'ye inen yolu gösteren sapaktan sağa döndük. Pırıl pırıl asfaltlanmış bu yolda kah inip kah çıkarak ilerledik. Saat: 15.30 olmuştu. Çenedağı'na çıkma planımızı başka bir geziye bıraktık. Dik bir inişle Derince-Çenesuyu mevkisinden D-100'e indik. Yani Kocaeli stadının yanına inmiştik. Çılgın kalabalık her yanımızı sarmıştı. On dakika önce ıssız doğa da iken, deniz seviyesine inince boğucu kalabalıkla karşılaşmıştık. Plajyolu ve Sekapark'tan geçişimiz de insan kalabalıklarının baskısı altında oldu. Nihayet Outlet denilen alışveriş çılgınlığı mabetinde arkadaşlarımla vedalaştım. Saat: 16.45 olmuştu ve bu alışveriş merkezi denilen canavar, arabaları yollara kusmaya çalışıyordu. Onlarca özel araba içindeki zavallılarla, yola çıkabilmek için bekleşiyordu. Bir pazar günlerini daha bu merkez de geçirmiş, güvenli yaşamın, fastfood'un ve ucuz alışverişin keyfine varmışlardı!
Ben, bisiklet sürüyor olmanın rahatlığı ile bu çılgın kalabalığın içinden geçip gittim...
Yolunuz açık olsun...
Not: Bu gezimizin fotoğraflı anlatımını arkadaşım Serhad'ın Blogundan izleyebilirsiniz.

06 Kasım 2009 Cuma

Gökova Pedallarımın Altında

Neden Gökova'ya gittim? Çünkü, bisikletime daha uzak yerleri göstermek istiyordum. Şaka bir yana, gitmek duygusu öyle birşey ki az çok hepimiz hissederiz onu. Bu etkinliğin topluca (150 kişi) yapılıyor olması, Gökova körfezinin dayanılmaz cazibesi, çadırda konaklanacak olması, denize girebilecek olmam, yolda olmak, gitmek, gitmek, gitmek...
Tura katılmak fikri uzun zamandır şekillenmişti zihnimde, Serhad'da olumlu fikir bildirdi, bizim oralardan genç dostumuz Emre'ninde gideceğini ramazan bayramında, babası kadim dostum Faruk ile bizi ziyaretlerinde öğrenmiştim. Neyse bağlantılar kuruldu, hazırlıklar yapıldı ve gitme günü geldi çattı.
Akyaka'ya gidiş: 23. ekim-Cuma; Biletleri Gölcük'den almıştım. Efe-tur'dan aldım. (Kişi başı 50 tl) Akşamüstü, eşyalarımı daha önce yerleştirdiğim ve kendi imalatım olan tur çantalarımı, çadır ve mat ı bisikletime yerleştirdim. Bisikletle ilk defa bu kadar yüklü gidecektim. Yüküm yaklaşık 15-20 kg. arasındaydı. Ailem benim uzak yerlere gitmeme alışıktı, fakat bu çok farklı bir şeydi. Bisikletleydi. Akşam 20.00 gibi evden seremoniyle( yola su dökmek) ayrılıp, Gölcük otogarına pedal bastım. Pedallarım kilitli (spd) olduğundan, tecrübem bir hafta bile olmadığından ve iki gün önce durduğumda sol ayağımı kurtaramayıp düştüğümden, daha da tedirgindim. Ama korktuğum olmadı ve çok rahatlıkla 7 km ötedeki otogara ulaştım. İnsana başlama cesareti yeter, gerisi gelir.
Bir korkum da otobüs şöför ve muavininin bisiklet alımında çıkarabileceği sorundu. Fakat bu korku da yersiz çıktı. 20.55' de Gölcük'den hareket ettik. Serhad Altınova'da bindi. Bu arada Emre'nin yanımıza gelmesiyle onun da aynı araçta olduğunu öğrendik, Seymen'den binmiş.
Gece yorucu ve uykusuz bir yolculuktan sonra, sabah 07.00' de Akyaka sapağında indik.

24. Ekim- Cumartesi :Akyaka'ya Varış ; Sabah otobüsten inince çok temiz bir hava ve panoramik Gökova körfezi manzarasıyla karşılaştık. Pedallayarak hemen aşağıdaki Akyaka'ya indik. Sabahın sessiz ve dingin havası heryeri sarmıştı. Çiçek ve çam kokuları eşliğinde, Esen pansiyonun olduğu yere gittik. Sahibi Fırat ismindeki genç arkadaş(Halbuki yaşlı biridir diye düşünmüştüm.) henüz gelmemişti, biz de sahilde biraz dolaşıp keşif yaptık.

Serhat bisikletini yüklemeye çalışırken...







Genç arkadaşımız Emre...

Azmak denilen derenin suyu son derece berraktı.

Akyaka; kuzeyindeki sarp tepelere sırtını vermiş, çok şirin ve kötü yapılaşmadan etkilenmemiş bir kasaba.

Çam ağaçları içinde kamp yapılabilecek güzel alanları var.










İlk gece Serhad'la birlikte konakladığımız Server apart (iki kişi 50 tl. Sezonda yani yazın 100 tl ve üzeriymiş.)
Bir gözlemeci de diğer bisikletlilerle birlikte kahvaltı ettik. Gözlemeler pahalı değil, sezon dışı olduğundan sanırım.

Konakladığımız apartın girişi; burada evler muğla stili denen tarzda yapılmış. Bahçeleri kokulu çiçeklerle bezeli, çok hoş...















Akyaka- Eski liman





Çamlar arasında Gökova körfezi. Öğleden sonra biraz yüzdük. Su soğuktu fakat ne gam.







Akyaka'nın yerleşimi ve evlerine hayran kaldık. Tatil yörelerinde gördüğüm en iyi korunmuş ve gelişmiş yerleşimdi. Bu koruma ve yapılaşma da Ağa Han ödüllü Nail Çakırhan'ın rolü saygıyla anılmalı.




Akyaka'da dinlenmeyle geçen bu ilk günün akşamı balık-ekmekten oluşan yemeğimizi, azmak kenarında bağlı balıkçı teknesinin içinde yedik. Daha sonra teknik toplantı yapıldı. Bize turumuz hakkında bilgiler verildi. Yolda çok arı olduğu ve ağzımız açık bisiklet sürmememiz öğütlendi. Yol boyu yiyeceğimiz yemeklerin fişleri ve sarı formalarımız dağıtıldı. Okul çocukları gibi şendik...
1. Gün: 25.Ekim- Pazar:Akyaka- Ören (60 km.) ; Sabah dinlenmiş olarak uyandık. Fazla yüklerimizi apartın önünden geçen kamyonete verdik. Burada beklerken yan apartta kalan Levent (İzmir'den) ile tanıştık. Birlikte azmak kenarındaki kahvaltı mekanımıza gittik. Güzel bir kahvaltı ettik, tıka basa yedim. Bu kadar çok kişiyle (aynı amaçla toplanmış) birlikte kahvaltı etmeyeli çok olmuştu. Bana üniversite günlerimi, Tuzla'da arkadaşlarla birlikte yediğimiz yemekleri hatırlattı. Yeni tanıştığımız Levent'le şakalaştık. Onun bu tura yarış ve performans gösterisi olarak bakmasını sağladık sanırım.


Kahvaltıdan sonra ilk gün sürüşüne başlıyoruz.

















Akyaka'dan toplu olarak çıkışımız...







Akyaka- Eski liman bölgesinden geçerken...
Sahili takip ederek batı yönünde ilerledik. Rampalar başladı. Hava çok güzeldi. Aşağılarda bakir koylar ve tertemiz görünen ıssız kumsallar uzanıyordu.





Rampalar ve bol virajlı yollar, çam ormanlarının içinde ilerliyoruz. Sol yanımızda masmavi gökova... Böyle güzel güzel ilerlerken, beni sağ omuzumdan arı sokuyor. Neyse ki arı sokmasına allerjim yok. Fakat yanma ve acı uzun süre devam ediyor.






Öğleye doğru Akbük koyunda mola veriyoruz. Denize giriyorum, bisiklet şortumla girdim çünkü deniz şortumu yanıma almamışım. Daha sonra ileride denize dökülen azmakta, soğuk tatlı suyla yıkanıyoruz. Denize girmek rahatlatıyor ve dinlendiriyor.
Sonrasında dik bir rampa çıkıyoruz.





Akbük tepesinde yakınlaştığımız ve sohbete başladığımız İrfan (Söke'den) ile birlikte...
Sonraki günlerde güzel bir dostluk kurduk onunla.

Gün sonunda gece konaklamasını yapacağımız Ören'e varıyoruz.
Ören, Akyaka-Bodrum arasında düz bir alanda yapılaşmış ve uzun bir kumsalı olan tatil kasabası görünümünde. Bodrum yönünde, kasabaya çok yakın bir termik santral ve dev bacası manzaraya diken olmuş. Ören, bu mevsimde çok sakin. Yazın oldukça yoğunmuş, ama asla Bodrum gibi değil. İyiki de değil.

Bu fotoğrafta görülen ağaçlık alanda çadırlarımızı kurduk. Ben bugün yine kilitli pedalın azizliğine uğrayıp durduk yerde düşmüştüm. Bacak ve kolumdaki ufak sıyrıklar için eczaneye gidip pansuman yaptırdık. Eczacı hanım bizim bisikletçi olmamızdan ve misafirperverliğinden para almadı. Sohbet ettik ve bu sakin görünen yerde bile hırsızlık olayları yaşandığını öğrendik.
Akşam yemeğini Ören belediyesi verdi. Belediye başkanı bir konuşma yaptı ve Ören'i anlattı. Ören'in hemen doğusunda yükselen Kocatepe'nin Paragliding için Türkiye'de en uygun yer olduğunu anlattığı bölüm özellikle ilgimi çekti.
Çadırda geçireceğim ilk gecemdi. Çadırı kurarken sağolsun İrfan yardımcı oldu. Onun da çadırı tesadüfen benim çadırın aynısıydı. Serhad ufak çadırını kurdu, bisiklet ile seyahat için çok hafif fakat bir o kadar da rahatsız edici görüntüsü vardı. Sanırım o da rahat edemediği için sonraki gecelerde çadırda konaklamadı. Gece pek rahat edemedim. Uyuyamadım. Çadırda ve ince mat üzerinde yatmak oldukça rahatsız ediciydi. İnsan herşeye alışıyor yeter ki inatçı olup devamlılık göstersin.
Ören-Kocatepe sahilindeki balıkçı barınağına yaklaşan balıkçı teknesi, sabahın ve günün bereketini taşıyor.
2.Gün:26.Ekim- Pazartesi: Ören - Bodrum ( 80 km.) ; Sabah erkenden kalktım. Çadırlarımızı topladık ve yüklerimizi kamyonet e verdik. Kahvaltımızı ettikten sonra bisikletlerimize atlayıp sabah serinliğinde yola çıktık. Hava kapalı. 20 dakika sonra Kemerköy termik santralinin önüne gelmiştik ki yağmur başladı. Yağmurluk giymekle uğraşırken yine en geride kaldım. Yağmur aralıklı yağdığından sık sık durup yağmurlukları çıkarıyorduk. Serhad'la birlikteydik. Gittikçe guruptan koptuk.

Meşhur türküsü olan ''Çökertme'' mi bilemiyorum.















Mazı rampasında sürekli yağmur yağdı. Biz Serhad ve İrfan'la birlikte gidiyorduk. Yağmurdan mı yoksa rampa çıkmaktan dolayı terlediğimizden mi anlayamadık fakat içimize ıslaklık geçmişti ve üşüyorduk.






Kısa süreli duruyor ve hem dinlenip hem de fotoğraf çekmeye çalışıyorduk.


Rampanın sonunda bir köyün yol ayrımında gurupla tekrar birleştik. Onlar yarım saattir moladaymışlar ve çok üşümüşler.İlerlerde bir yerde ağaç dikme etkinliğimiz varmış fakat biz pas geçtik. Ben ağaç dikmeyi çok severim ama yağmur, çamurda ve terliyken cesaret edemedim.



Sonunda bisikletlerimiz bizi Mumcular'a ulaştırdı. Hava sabahki haline inat açtı, sıcacık güneş çıktı. Burada öğle yemeği molası vermiştik.

Hepimiz ıslak giysilerimizi kurutmak derdine düştük. Ortalık pazar yerini andırıyordu. Güneşin altında olmayı hiç sevmem ama bu güneş bize ilaç gibi gelmişti. Hem kuruduk hem de ısındık.




Bodrum'a doğru yola devam ettik yağmur yeniden başladı. Çam ağaçlarının arasında çok güzel yollardan ilerlerken, taş ocaklarının (kayrak taşı,duvar ve yer dekorasyonunda kullanılan) bölgesinde yol birden çamura dönüştü. İnişte olduğumuzdan yavaş ve temkinli davrandık.
Bodrum girişine akşam hava kararmaya yakın vardık. Ve ben yine durunca ayağımı kurtaramayıp düştüm. Allahtan, tecrübe kazandım herhalde birşey olmadı.Konaklayacağımız yere kadar toplu halde ve konvoy şeklinde gideceğimizden sıraya girdik. Bodrum üst yolundan geçerek Gümbet Zetaş kampına vardık. Yorucu ama bir o kadar da zevkli bir gündü.

Kampta çadırlarımızı yine İrfan'la yan yana kurduk. Serhad ve Levent otelde kaldılar. Bu kampta yediğimiz akşam yemeğinden sonra biraz Gümbet'te dolaştık fakat tatlı yiyip kahve içeceğimiz düzgün bir yer bulamadık. Gümbet'te 12 yıl önce ailemle tatil yapmıştım. Müthiş değişmiş, dejenere ve avantür bir yer olup çıkmış. Bodrum adeta büyük şehir olmuş.
Bu gezim de sevmediğim ve hemen uzaklaşmak istediğim bir yer oldu Bodrum, Bodrum...


3.Gün: 27. Ekim-Salı : Bodrum - Datça - Aktur ( 40 km) ; Zetaş kampında rahat bir şekide geceledik, çadıra biraz daha alıştım sanki. Sabah çadırlarımızı toplayıp hemen yola çıktık. Kahvaltıyı feribotta yiyeceğimiz söylendi. Bodrumun beyaz badanalı evlerinin arasındaki, daracık sokaklarından geçerek sahile ulaştık. Yatlardan adeta deniz gözükmüyordu. Tıklım tıklım yatıyorlardı!
Bisikletlerimizi feribota yükledik. Sahildeki bir bakkaldan poğaça ve simit aldım. Feribot'da iki poğaça daha verdiler ve ben kahvaltıda 5 poğaça ! yemiş oldum.


Sabah Zetaş kampından çıkışımız...













Feribot'da yerlerimizi aldık. Hava güneşli ve güzel, rüzgar iskele baş omuzluktan 3-4 kuvvetinde keşişleme esiyor. Yolculuk yaklaşık 1.5 saat sürdü. Kışın hafta da bir defa karşılıklı sefer yapılıyormuş ve kişi başı 25 tl. imiş.












Puruvamız da Datça yarımadası... Hava güzel, feribot'da sohbet güzel, yeni tanışmalar, dostluklar...




Datça - Körmen limanına feribot kıçtankara yanaşırken İrfan'ı fotoğraflıyorum.






















Datça yarımadası ve Körmen limanı. Burada indikten sonra Serhad'ın bisikletinin lastiğinin patlak olduğu anlaşılıyor. Onu bekliyorum. Ve yine guruptan geri kalıyoruz. Biz ikimiz düz bir yolda yaklaşık 7-8 km pedallayarak Datça öğretmenevine varıyoruz. Diğerleri yok. Sonradan öğreniyoruz ki eski Datça'ya uğramışlar, Şair Can Yücel'in evini görmüşler. Öğle yemeğini Öğretmen evinde Datça belediyesi verdi, sağolsunlar. Datça vahşi turizimden nasiplenememiş, hakettiği yer bu değilmiş v.s. belediye başkan yardımcısı Bodrum ve Marmaris'e benzemeye hevesli gibiydi.
Datça'dan çıktıktan sonra düz yolda iyi bir tempo yakalıyor ve önlere doğru pedallıyorum. Bisikletin 28' teker olmasının düz yolda çok faydası var. Fakat rampalar da dağ bisikletleri daha avantajlı.
İlk rampa da arka lastiğim patlıyor. Değiştiriyorum. Yine en arkaya kalıyoruz. Hava güzel, yağmur yok. Datça'nın eski yolunun çok kötü, dar ve virajlı olduğunu duyardım hep, o yoldan gitmek nasip olmamıştı. Yeni yol oldukça güzel, rampalar var fakat virajlar yumuşatılmış ve yol genişletilmiş.
Yağmur zaman zaman çiseliyor. Gece kamp yapacağımız Aktur'a varıyoruz.


Çadırlarımızı çam ağaçlarının altına kuruyoruz. Hemen denize koşup güzelce yüzüp serin suların tadına varıyorum. Denizden çıkınca soğuk suyla duş alıyor ve üşütmemek için içimden dualar ederek çadırıma giyinmeye gidiyorum. Akşam yemeğini deniz kenarındaki bar-kafe gibi bir yerde yiyoruz. Ve ıssız sahilde dolaşıyoruz.






Emre ile çadırımın yanındayız.












Aktur öyle bir yer ki dünyadaki cennet adayı olabilir. Çam ağaçlarının içine ustalıkla yerleştirilmiş villalar, nefis kumsallar, açık denize neredeyse kapalı bir koy, bir yarımada düşünün kara ile bağlandığı yerin genişliği yaklaşık 100 metre ve her iki yanı kumsal, dış dünyadan izole tatlı yaşam alanı. Çadır alanımızda kışlamak için terkedilmiş karavanlar sessizliğe gömülmüş, yazın sahiplerinin gelmesini bekler gibi. Bungalov tipi evlerde bizim gurubun çadır da kalmayanları konakladı.
4.Gün: 28.Ekim- Çarşamba : Aktur - Marmaris ( 45 km.) ; Gece 03.30'da gökgürültüleri beni uyandırıyor. Ardından kuvvetli sağnak yağış başlıyor. Çadır yağmur geçirir mi kaygısıyla sabaha kadar pek uyuyamıyorum. Çadrım yağmur geçirmiyor ve yağmur testinden başarıyla geçiyor. Sabah sahildeki cafe de toplanıp kahvaltımızı ediyoruz. Yağmur durmaksızın yağıyor. Kaygılanıp Marmaris'e otobüsle gitmeye niyetlenenler bile oluyor. Saat:10.00 gibi yola çıkmak üzere Aktur'un çıkışında toplanıyoruz. Şansımıza yağmur da kesiliyor. Yola çıkıyoruz, sürekli tatlı bir çıkış ve kıvrılarak giden yol da ilerliyoruz. Gökova körfezi solumuzda, akdeniz sağımızda.
Denizden başka düz bir alan yok gibi, engebeli arazi, koylar, bükler, yeşil ve mavi iç içe... Çam ağacı ağırlıklı bir flora var, bizim oraların çeşitliliği yok. Ama hava kirliliği yok, insan ve yerleşim az(özellikle kışın).

Soldan sağa; Serhad, Ben, İrfan ve Levent.













Verici tepesi diye adlandırılan yerde mola verip fotoğraflar çekiyoruz ve toplu halde çekim yaptırıyoruz.



Güzel koyları kendimize arka plan yapıyoruz.










Manzara anlatılmaz yaşanır tadında...

Hisarönü denilen yerde mola verip pide ve ayrandan oluşan öğle yemeğimizi yiyoruz. Ardından Marmaris'e doğru kalan son etabımıza çıkıyoruz. Bir süre düz yolda gittikten sonra rampalar tekrar başlıyor. Bugün nedense biraz yorgunluk var gibi.

Sonunda çıkış bitiyor ve Marmaris manzarası çıkıyor karşımıza. Kalabalık, kişiliksiz, betonsu... Yine mola ve fotoğraflarla bu güzel turu belgeleme çabaları.













Hızlı bir inişle Marmaris'e giriyor, caddelerinde pedallayarak sahiline iniyor ve Atatürk anıtı önünde saygı duruşu yapıp, İstiklal marşını okuyoruz. Benim için turun sonu...
Biz Serhad ile birlikte, saat: 20.00 efe-tur otobüsüne yer ayırtıyoruz. Ve otelde konaklayacak arkadaşlarla vedalaşıp, bir lokantada akşam yemeğimizi yiyor ve otogara pedallıyoruz. Ertesi sabah salimen evlerimize varıyoruz.
Güzel bir etkinlikti. Organizasyon da emeği geçenleri kutluyorum. İlk defa böyle bir etkinliğe katıldım. Fakat benim tarzıma pek uyduğunu söyleyemem. Gençlerle ve birçok katılımcıyla pek iletişim kurduğumuz söylenemezdi. Önden gidenlerde adeta bir yarış havası vardı. Yirmili yaşlardaki gençler için hızlı gitmek, performans göstermek, eğlenmek, yarışmak önemliydi ve doğaldı. Benim içinse ağır ve farkında olarak gezmek, çevreyi görmek, doğa da olmak ve hissetmek önemliydi. Guruba uyma kaygısı beni gerdi ve yordu. Kendimi gezerken özgür hissetmedim. Ama benim için bir kez denenmesi ve yaşanması gereken bir turdu. Güzel dostlar ve dostluklar da edindim. Bisikletle yolda olmak herşeyden önemliydi.
Yolunuz açık olsun...

02 Kasım 2009 Pazartesi

Bisikletle yakın köyler


13.Ekim- Salı gününü Serhad ile birlikte, yeşillikler arasında, dağ-bayır turlayarak geçirdik.
Serhad' a bahsetmiş ve davet etmiştim. Gel bizim samanlı dağlarının doğası nefistir, köylerin içinden geçen güzel rotalar var, demiştim.
Sabah arabasıyla benim eve geldi ve dağ bisikletlerimizle yola çıktık. Yazlık ve Hisareyn köylerini geçerek İhsaniye deresini geçen köprüye geldik.
İhsaniye'den itibaren güney yönünde tırmanışa başladık. Hedefimizde önce Hamidiye köyü var.

Tırmandıkça doğa bize nimetlerini sunuyor. Manzara nefis, uzaklarda körfez ve İzmit izleniyor. Hamidiye köyünü geçince 500 metrelerdeyiz. Geçtiğimiz köyler ıssız gibi, kimseler görünmüyor. Doğaya uyumsuz yapılaşma beni cezbetmiyor ve bu nedenle köyleri fotoğraflamıyorum. İnanın terkedilmiş eski köy evleri çok daha estetik ve çevresiyle uyumlu.


Serhad, yeşil örtüyü fotoğraflıyor, aşağılarda eski ipek yolu da denilen Lütfiye boğazı var. Yazın oradan İznik'e gitmiştik.





Yaklaşık 650 metre yüksekliğe çıktıktan sonra inişe geçiyoruz. Önümüzde Şevketiye köyü var. 15 km yol geldik. Yollarda kestane toplayan köylülere rastlıyoruz. Yollara düşmüş kestanelerden yiyoruz, çok tatlı geliyor. Hava açık fakat kuvvetli lodos esiyor.
















Tepede, bir ağaç altında mola veriyoruz. Manzara muhteşem, samanlı dağları dört bir yanımızda.
Sonbahar meşe yapraklarının toprakla buluşmasını sağlıyor, gübre olacaklar toprağa, döngü devam edecek...

Şiddetli lodos esiyor, ağaçlar söyleşiyor rüzgarla, yapraklar saçılıyor etrafa özgürce...


Dik ve virajlı bir inişle İcadiye köyüne ulaşıp tekrar İhsaniye deresi vadisine iniyoruz. Burada sağa dönüp dereyi geçip, Siretiye yönüne doğuya doğru ilerliyoruz. Fotoğraf Siretiye'den.








Geçtiğimiz derede küçük şeleleler oluşturulmuş, insan marifetiyle.

Siretiye'den sonra tekrar rampalar başlıyor ve Mahmuriye köyüne geliyoruz. Küçük bir köy.
Bu civardaki köylerin çoğu az nüfuslu ve eski evler kaderine terkedilmiş. Köyler, genellikle 19. yüzyıl sonlarında kafkaslardan göç eden, gürcü kökenli vatandaşlara yurt olmuş. Ama gençler genellikle köyleri değil, Gölcük gibi şehirleri tercih etmiş.

Mahmuriye köyünden sonra orman içinden geçen yolları takip ederek ve Eskiferadiye yerleşimini geçip Nüzhetiye köyüne doğru yükselerek ilerliyoruz. Yol yapımında çalışan köylüler bize kuşkuyla ve -nereden çıktı bunlar- der gibi bakıyorlar, ya da bana öyle geliyor. Yol ağaçlarla öylesine çevrelenmiş ki adeta doğal bir tünelde ilerliyoruz. Rüzgarın ve bizim bisikletlerimizin sesinden başka ses yok gibi.
Nüzhetiye köyü samanlı dağlarına sırt vermiş, 500 metre yüksekte, bu civarın büyük köylerinden. Ayrıca bu köy şelalesi ve alabalık tesisiyle de tanınıyor. Biz gittiğimizde kapalıydı. Sanırım sezonu bitirmişler. Şelaleye ilkbaharda gitmek gerek, suyun bol aktığı zamanda.

Nüzhetiye'den geçip inişe başlıyoruz. Sık sık durup rengarenk doğayı seyrediyoruz. Samanlı dağları ve ormanları çok çeşitli floraya sahip; meşe, kayın, kestane, ıhlamur ve çınar yoğunlukla bulunan ağaçlar.
Bunların hepsi ben'im ama sahiplenmeden olduğu yerde, zamansızca... Özgürlük; sahiplenmeden her şeyin içinde olmak, sadece bulunmak, kaybedecek hiç ama hiç bir şeyi olmamaktır. Ben'im dediğimiz ne kadar şeye gerçekten sahibiz, kendi ben'liğimizden başka.

Feradiye ve Panayır yerleşimlerinden geçerek, Kadırga denilen ve İzmit körfezinin panoramik manzarasının seyredildiği yerde soluklanıyoruz. Burada bulunan tesiste Mıhlama (Karadeniz yöresine ait bir yemek; tereyağ, özel yağsız peynir ve mısır unu ile yapılıyor.) yeyip çaylarımızı içiyoruz, güzel sohbetler eşliğinde. Saat 18.00'e geliyor. Buradan kalkıp hızlı bir inişle eve ulaşıyoruz.
Önümüzde Gökova'da yapacağımız büyük tur var. Heyecanı şimdiden sardı benliğimi. Yıllarca denizlerde dolaşmanın kazandırdığı alışkanlık mı, yoksa içsel bir duygu mu bilemiyorum; bir yere bağlı kalmaktan hoşlanmıyorum ve yolda olmak istiyorum.
Yaklaşık 45 km yol yaptık. İnişli-çıkışlı yollardan geçtik. Yorulduk. Ama mutluyduk. Trafikten ve gürültüden uzak, doğanın içinde ve doğayla bütünleşerek geçirilen dopdolu bir gün. Birlikte pedalladığımız Serhad'a ve bisikletlerimize teşekkürler...

Yolunuz açık olsun...

14 Ekim 2009 Çarşamba

Yalova Çiçek fuarı ve ağaçlar.net

Cumartesi (10.Ekim) günü Yalova'ya gittik. Eşim, küçük kızım ve anne-babam. Hava tam gezenti havası. Yalova'da çiçek-bitki fuarı varmış, ağaçlar.net ten öğrenmiştim. Hanım böyle şeyleri sever, onlar içinde bir değişiklik olur.
Büyüklerimizi Yalova pazarında indirdik, biz tigem-Termal yolu üzerindeki fuara gittik. İnternet üzerinden davetiye almıştık, yoksa giriş kişi başı 5 lira. Fuar dev çadır-sera benzeri bir kapalı alandaydı. Öğlen bire kadar dolaştık ve hanım birkaç çiçek aldı.


Bahçe dekoru amacıyla yetiştirilmiş ve budanmış zeytin ağacı. 1400 lira.


Domates yetiştirme teknikleri.

Karaca fidanlığı standı.
Yabancı-tropikal menşeili bir ağaç.

Fuardan çıktıktan sonra ağaçlar.net grubuna katılıp seraların olduğu yere gittik.

Değişik çeşitte- adlarını bilmediğim çiçeklerin yetiştirildiği seralarda geziyoruz.



Gülleri paketleyen çalışanlar.


Bir çeşit orkide. Çok büyük bir sera idi. Fakat orkide açma mevsimi değilmiş, erken açmış bu çiçek.


Bu yemekli toplantıya ilk defa katıldık. doğa dostu bu insanlarla tanıştık. Güler hanım...

Güler hanım Manyas'taki bahçesinde yetiştirdiği elmaları gururla gösteriyor.

Sucuklar mangala gönderiliyor.

Yemekler yeniyor, sohbetler ediliyor...





Çekiliş yapılıp kazananlara çiçekler hediye ediliyor.
Ve dolu dolu geçen güzel bir gün yaşanıyor. Doğaseverlerle doğada...
Ancak dönüş yolunda Karamürsel'den geçerken yol genişletme çalışmalarına rastlıyoruz. Çınar ağaçları kesilip, yola kurban ediliyor. Onlarca ağaç... 30-40 yıllık ağaçlar...
Hepimiz suçluyuz. Motorlu araç kullanımı artıyor. Sel nasıl dere yatağıyla yetinmeyip taşarsa, yollarda genişliyor, uzuyor. Toprak ve ağaçlar yani doğa katlediliyor.
Doğayı sevmek, doğayla uyumlu olmayı gerektirir...
Bizler akıllı varlıklarız(kendimiz bu kanıdayız), bencil ve hırslıyız. Bu nitelikler bizi yokoluşa götürüyor. Çözüm arayışlarımızla dengeleri daha da bozuyoruz.
Farkında mıyız? -Sanmıyorum...
Yolunuz açık olsun...